top of page

Bu İnanılmaz Yaratma İhtiyacı: Ted Ollier ile Letterpress Sohbeti

Mine Özyurt Kılıç

10 May, 2026

Bu İnanılmaz Yaratma İhtiyacı: Ted Ollier ile Letterpress (Tipo Baskı)[1] Sohbeti

 

“Yaratmak, asıl insani eylemdir.”

 

Julie Kristeva, Bu İnanılmaz İnanma İhtiyacı (This Incredible Need to Believe) (2009) adlı eserinde insan yaşamının, neredeyse “karşı konulamaz bir itki” sayılabilecek, dizginlenemez bir inanma arzusuyla şekillendiğini savunur. Endüstriyel seri üretimin kolayca ulaşılabilir olduğu bu dönemde tipo baskı atölyelerinin işlevi üzerine düşünürken Ted Ollier de benzer derecede önemli bir gözlemde bulunur. “Kendine Ait Bir Matbaa: Virginia ve Leonard Woolf’un Hogarth Press’inin 100. Yılını Kutlamak” başlıklı etkinlik kapsamında art arda düzenlenen iki tipo baskı atölyesinin ardından yöneltilen soruları yanıtlarken Ollier, “Homo Sapiens sapiens” için yaratma ihtiyacının merkezi önemini vurgular. Harvard Üniversitesi’ndeki Bow & Arrow Yayınevi’nin baskı ustası ve kendi “Mindhue Studio”sunu yürüten bir kavramsal sanatçı olan Ted, kendi çağrısına kulak verir ve bu karşı konulamaz itkiyi, yani yaratmaya duyulan bu temel ihtiyacı beslemek için çalışır.

 

Hem baskı, hem de kavramsal bir sanatçı da olan Ollier, Hogarth Press kitaplarının güzelliğinin ardındaki yoğun emeği görünür kılmanın yanı sıra tipo baskının bugün ne ifade ettiğini de sorgular. Her hafta düzenlenen Açık Baskı Geceleri’ndeki doğrudan deneyimi sayesinde, basılı bir sayfanın üretimine yaratıcı biçimde dâhil olmanın Woolf’lar ve çevreleri için daha sonra yazılacak hikâyelere ilham veren bir uyarıcı olduğunu kolaylıkla ayırt etmiştir.

 

Mine Özyurt Kılıç (M.Ö.K.)- Ted, siz hem kavramsal hem de baskı sanatçısısınız. Bow & Arrow Yayın Evi sizin için ne ifade ediyor?

 

Ted Ollier (T.O.)- Bow & Arrow Yayınevi benim için birden fazla şey ifade ediyor. Bu yayınevi, Adams House öğrenci yurdundaki sanat kültürüyle bağlantılı kendi tarihine sahip bir yer; Harvard yaşamının, alışılmış Harvard deneyimi kadar şiddetli olmayan bir kesiti; artık kullanılmayan teknolojilerin bir tür sandığı; üniversite kredisi için not verilen resmi bir dersten çok daha serbest bir ortamda, sanata yeni adım atan kişilerle etkileşime geçebildiğim bir forum; kendi baskı fikirlerimi deneyebildiğim bir sığınak; sohbet, içki ve kahkahayla dolu bir salon ve bir öğrenci/ortak/arkadaşın deyişiyle, “sanat açısından güvenli bir alan.”

 

M.Ö.K.- Hardvard bağlantılı bu Açık Baskı Geceleri’nin akademik çalışmalara ve genel kültüre nasıl katkı sağladığını düşünüyorsunuz?

 

T.O.- Tam olarak söylemek zor; çünkü Yayınevi’nde ya da Açık Baskı Geceleri’nde pek akademik sayılmayız. Ama bunu yaptığım sekiz yıl boyunca çok farklı alanlardan öğrencilere, personele ve araştırmacılara baskı sanatını ve tipo baskıyı öğrettim. Paleontologlara, finansçılara, kitap konservatörlerine, kütüphanecilere, risk sermayedarlarına, deneysel biyologlara, kavramsal sanatçılara, şairlere, çevirmenlere, klasik filologlara, doktorlara ve bilgisayar bilimcilerine dersler verdim. Sanatı, içeri girmek için belirli yeterlilikler gerektiren duvarlarla çevrili bir bahçe gibi değil; beceri düzeyi ya da belirli bir amaçtan bağımsız olarak Homo sapiens sapiens türünün bütün üyelerine ait bir doğum hakkı olarak tanıtmaya çalışıyorum. Çoğu kişi buradan, gururla gösterip “Bunu ben yaptım” diyebileceği küçük bir işle ayrılıyor. Bunu yaparken sanatsal düşüncenin genel nüfusa yayılmasını küçük (ama sıfır olmayan) bir oranda artırmış olduğumu umabilirim ancak.

 

M.Ö.K.- Burada yürüttüğünüz “Kendine Ait Bir Matbaa” (“A Press of One’s Own”) atölyelerinde üretim süreci hakkında çok şey öğrendik. Peki 1910’larda evde bir kitabın dizgisini yapmak ve onu basmak ne anlama geliyordu? Bize bundan biraz daha söz edebilir misiniz?

 

T.O.- İlginç olan şu ki, bu ticari olarak bir kitap basmaktan o kadar da farklı değildi. Yalnızca tipo baskı değil, bütün baskı teknikleri süreç odaklıdır. Bu, ister mutfak masasında küçük bir baskı makinesi çalıştırıyor olun, ister bir fabrika deposunda devasa bir baskı makinesi kullanıyor olun, değişmez. İkisi arasındaki temel fark, üretmeyi düşündüğünüz nihai parça sayısıdır: 100 mü, 100.000 mi? Ama sayı ne olursa olsun, akan metnin[2] dizgisini yapmanız gerekir. Akan metnin dizilmesi için çok miktarda harf gerekir. Ticari bir matbaada bile bir kitabın tamamı tek seferde dizilmezdi; çünkü bu, metal ve döküm açısından muazzam bir yatırım anlamına gelirdi. Dolayısıyla kitap basmak isteyen herkes metni parça parça dizer, bunları gruplar hâlinde basar ve önceki sayfalarda kullanılan harfleri yeniden kullanarak kitap boyunca yavaş yavaş ilerlerdi. Bir de şunu fark edince iş daha karmaşık hâle gelir: Kitap olarak ciltlenmesi amaçlanan basılı metin, sayfa sırasına göre düzenlenmez; yani 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 şeklinde gitmez. Sayfaların bölünmesi ve basımı ve ciltlemeyi kolaylaştıracak formalar[3] hâlinde yerleştirilmesi gerekir: 8, 1, 2, 7, 6, 3, 4, 5 gibi. Kurşun harfleri kumpasa[4] yerleştirmeye başlamadan önce sayfa sonlarını ve sayfa akışını belirlemek isteyebilirsiniz. Bu da iş ilerledikçe üretimi yönetmek için bir tür plana, bir taslağa, akış semasına ya da makete, sahip olmanız gerektiği anlamına gelir. Woolf büyük olasılıkla bunu ilk birkaç projesinde deneyerek, yani biraz da zor yoldan öğrenmiştir.

 

M.Ö.K.- Virginia Woolf’un 13 sayfalık ve resimli “Kew Gardens”ı (1919) gibi bir metin için dizgi, baskı, kapak hazırlığı ve okura sunma aşamalarının ne kadar zaman aldığını düşünüyorsunuz?

 

T.O.- “Kew Gardens” görece kısa bir metin, yaklaşık 2700 kelime ama biri metin; diğeri illüstrasyonlar için olan iki ayrı baskı süreci var. Ayrıca 500 adetlik bir baskı söz konusu. Kabaca yaptığım hesaba göre yaklaşık üç hafta sürmüş olmalı; bunun büyük kısmı da muhtemelen baskı ve ciltleme için harcanmıştır.

 

M.Ö.K.- Yalnızca dizginin değil, bir sonraki iş için çalışma alanını toparlamanın da yoğun emek gerektirdiğini düşünürsek, sizce bu süreç zihinsel ve/veya fiziksel sorunlara yol açmış olabilir mi?

 

T.O.- Dizgi, üretim ve hazırlık işleri yorucu ve sıkıcı olabilir; ama insanlar oldukça esnektir, özellikle de ortaya çıkacak sonuca çok bağlılarsa. :) Ayrıca, tarihin bu noktasından geriye baktığımızda, kurşun harfle dizgi yapmak klavyede yazıp lazer yazıcıdan çıktı almaya kıyasla yavaş ve ağır ilerleyen bir süreç olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Woolf’lar içinse bu, sahip oldukları en hızlı tekniği kullanıyorlardı. Sadece yapılan bir şeydi. Günlük işin bir parçasıydı.

 

M.Ö.K.- Satın aldıkları ilk şey el baskı makinesiydi; ama kâğıt, kitap kapağı malzemeleri mürekkep ve benzeri bütün araç gereçlere de ihtiyaçları vardı. Üretebildikleri adetlerle karşılaştırınca, sizce bu yine de gerçekçi bir girişim miydi?

 

T.O.- Yani, baskıyı ve cildi tamamlamayı başardıklarına göre bir anlamda gerçekçiydi. :) Ticari açıdan gerçekçi miydi; yani birim başına kâr ya da yatırım getirisi hesabıyla bakıldığında? İşte bu tamamen başka bir soru. Üstelik “Kew Gardens” gibi bir şey için bence sorulabilecek en yanlış soru da tam olarak bu. Bu bir sevgi emeğiydi, biraz Don Kişotvarî[5] bir deneydi; hikâyenin ticari bir matbaacı tarafından basılmasını engelleyecek kârlılık sorularının etrafından dolaşmanın bir yoluydu. Teknik bir meydan okuma, bir öğrenme deneyimi ve “Kew Gardens”ın yazılmasını ateşleyen o yaratıcı dürtü için ek bir çıkış noktasıydı. Elle yapılmış illüstrasyonların eklenmesiyle bütün arkadaş çevrelerinin yaratıcılığını harekete geçirmenin de bir yoluydu. Ayrıca, bir basılı eseri baştan sona üretmenin getirdiği bu yoğun yaratıcı deneyimin, daha sonra kendi başlarına birer baskı projesine dönüşecek hikâyeler için bir katalizör işlevi gördüğünü, böylece geri bildirim döngüsünü[6] tamamlayarak süreci kendi kendini yenileyen bir hâlâ getirdiğini de savunuyorum.

 

M.Ö.K.- Sahip oldukları fiziksel kısıtlamalara rağmen yaratıcı olabildiklerini düşünüyor musunuz?

 

T.O.- Bu yanıt için soruyu çok basitçe yeniden ifade etmek yeterli: Sahip oldukları fiziksel kısıtlamalar sayesinde yaratıcıydılar. Benim ve pek çok sanatçı arkadaşımın deneyimlerine dayanarak defalarca gördüm ki; en derin ve en tatmin edici yaratıcı deneyimi sağlayan şey, kısıtlamaların, zorlukların ve sınırların üstesinden gelme zorunluluğudur.

 

*Bu röportaj 29 Mayıs 2017’de Cambridge, MA’da yapılmıştır.

 

Ted Ollier tipo baskı, grafik tasarım ve baskı sanatı dersleri vermektedir; Bow & Arrow ile Arbalest yayınevlerinin baskı ustasıdır. Ted Ollier’in çalışmaları hakkında daha fazla bilgiye aşağıdaki internet sitelerinden ulaşılabilir:

http://www.mindhuestudio.com/wordpress/

https://www.extension.harvard.edu/faculty-directory/ted-ollier

https://adamshouse.harvard.edu/press

 


[1] Harflerin ve görsel unsurların kabartma yüzeylerinden mürekkep alınarak kâğıda basıldığı geleneksel bir baskı tekniğidir. Türkçemize “tipo baskı” olarak yerleşmiştir.

[2] Başlık, dipnot, sayfa numarası gibi unsurlar dışında kalan ana metnin gövdesidir.

[3] Basıldıktan sonra katlanıp ciltlenecek şekilde düzenlenen sayfa grubu. Bu yüzden sayfalar baskı kalıbı üzerinde okuma sırasına göre değil, katlama ve ciltleme sırasına göre yerleştirilmektedir.

[4] Tipo baskıda tek tek harflerin satır oluşturacak şekilde yerleştirildiği elde kullanılan dizgi aracıdır.

[5] İdealist, tutkulu, hatta pratik açıdan biraz gerçek dışı görülebilecek girişimler için kullanılır. Burada Ollier, projenin ticari akıldan çok yaratıcı inanç ve arzuya dayandığını vurguluyor.

[6] “Feedback loop” burada yaratıcı üretimin kendi kendini besleyen yapısını betimlemek için kullanılmıştır. Basım süreci yalnızca mevcut metni çoğaltmakla kalmayıp sonraki metinlerin ve baskı projelerinin ortaya çıkmasına da zemin hazırlamaktadır. Ollier’in Hogarth Press’in yavaş, maddi ve emek dolu üretimine dair bu değerlendirmesi, Prof. Dr. Mine Özyurt Kılıç’ın “A Snail around the Flowerbed of Literature: Hogarth Press’s Call to Slowness” başlıklı yazısının düşünsel çıkış noktalarından biri olarak da okunabilir.

bottom of page